8 Mart 2014 Cumartesi

Bulantı

Sorular birikiyor. Her geçen gün kat be kat artarak birikiyor. Hesap sormak istiyorsun ama kimden? Aklım karmakarışık, içim sıkkın. Hiç bir cevap kesmiyor merakımı çünkü sorunun muhattabı değil cevaplayan ben. Uykuya dalmak güç, zihnim bu kadar bulanıkken çok güç. Öfkem kabardığında hiç kibar değilim, söylemek istediklerim zehir zemberek. Aslında kızgınlığım da kendime, ben ne zaman kaybettim bu denli kendimi? Mutsuzluğum öfkemle birleşince daha da yorulur oldum. Yüzümdeki, içimdeki bu mutsuzluk uzaklaşsın benden. Geçmişte bıraksın artık yakamı, güzel olan hatıralar acı vermiyor mu sanki? Gitsinler kendilerine kuytu bir köşe bulsunlar ve hatıra düşüpte ortaya saçıldıklarında toparlanıp yerleri her neresiyse oraya dönmesini de bilsinler. 

Söylemek istediklerim bitmiyor, ne yazsam bir şeyler eksik kalıyor. O zaman son olarak, bu gece aklımda dönüp duran Özdemir Asaf'ın bi' şiirinin dizelerini ekliyorum yazımın sonuna.

Bir akşam üstü pencerenden bakıyordun
Ağır ağır, yollara inen karanlığa.
Bana benzeyen biri geçti evinin önünden.
Kalbin başladı hızlı hızlı çarpmaya...
O geçen ben değildim.

Bir gece, yatağında uyuyordun...
Uyanıverdin birden, sessiz dünyaya.
Bir rüyanın parçasıydı gözlerini açan,
Ve karanlıklar içindeydi odan...
Seni gören ben değildim.

...






4 Mart 2014 Salı

Karanlıkta Diyalog

Hayatımda yaşadığım en farklı deneyimdi. Eğer görme engelli bir insan nasıl bir hayat yaşıyor diye merak ediyorsanız, ki bence bambaşka bir dünyayı anlamak için merak etmelisiniz, mutlaka bu etkinliğe katılmalısınız.

 Zifiri karanlık içinde, burnunuzun ucunu dahi seçemediğiniz bir ortamda karanlık bir yaşamın içine dalıveriyorsunuz. Önünüzde bastonunuz arkasında siz. Yürüdüğünüz zemini, etrafınızdaki engelleri bastonunuz sayesinde algılayarak, çevredeki seslere kulak vererek yönünüzü buluyorsunuz. Manava gidip sebze ve meyveleri tanımak, nostaljik tramvaya binip Taksim'den Tünel'e gitmek, motora binmek martıların seslerini duyup rüzgarı hissetmek... Ve tabii ki gezimizin eğlenceli geçmesini sağlayan kılavuzumuz Özden Bey'i unutmak olmaz. Özden Bey üç yıl önce genetik bir rahatsızlık sebebiyle görme yetisini kaybetmiş. Ama anlaşılan o ki yaşam mücadelesini hiç kaybetmemiş. Kendiyle barışık, şakacı, pozitif bir insan. Bu yolculuğa Özden Bey ile çıkmak etkinliği çok daha özel kıldı.

Elbette ki gerçek hayatla oradaki kurgusal ortam arasında dağlar kadar fark var. Sınırlı bir alanda bile tedirgin olabilirken, gerçek hayattaki tehlikelerin büyüklüğünü ve fazlalığını düşününce duruma olan hassasiyetiniz daha da artırıyor. Son olarak sergi 23 Mart'a kadar uzatılmış. Gayrettepe metrosuna gidip bu etkinliğe sizde katılabilirsiniz.




2 Mart 2014 Pazar

Zihnin bulanır, bunalır bazen.

Bilmek, sorunu parçalara böler. Özelliklede bildiklerin seni emin olduramıyorsa. O sorunu paramparça eder. Toparlayamazsın illa ki eksik kalır bir şeyler. Hem birleştirsen nafile "ben buradayım" diye bağıran bir iz bırakır. Unutamazsın daha çok merak edersin daha da çok bilmek istersin. Zihninde silinmeyen bir leke gibi kalır, sildikçe daha da çok kusan bir leke...

Aradığım şey ne bilmiyorum. Hem her şeyi bilmek istiyorum hem de deli gibi korkuyorum, bilmek istemiyorum hiç bir şey. Çünkü bilmek öyle derin bir kuyu ki ne kadar çok bilirsen o kadar derinleşiyor. Acı veriyor... Diyorsunki ilk sefer ki gibi acımıyor artık canın. Kabuk bağladı diyorsun içinden, gözünden düşen damlaların sayısı azaldıkça. Aslında öyle değil kandırmayalım birbirimizi. Olan biten, tüm hüzünlerin daha da derine işlemesinden ibaret sadece. Peki ya yanılıyorsam. Zihnime, kalbime, ruhuma acı veren tüm düşünceler saçmalıklarımsa. Yine aynı çelişki değil mi? Ne farkeder ki, gerçek ya da değil.    Kimse sana doğru demedi ama yalanda demedi. Kimse sana gelip "ben seni incitir miyim, kırar mıyım hiç?" demedi. Peki ya doğruysa... Ah!... İçimde öyle derin, tek bildiğim artık 'ne fark eder ki?'.


12 Şubat 2014 Çarşamba

Öfkemin ağırlığını atamadım üzerimden.

Yazmadan kurtulamam ne bu mide ağrısından ne de bu içimde kopan fırtınadan. Ne kadar zaman geçerse geçsin dokunuyorsa hala bazı şeyler bam telinize işte o zaman düğüm düğüm oluyor içiniz, duygularınız. Umurumda olmasın istedikçe, kaçmaya çabalıkdıkça gelip vuruyor beni dürtülerimin sebepleri. Nefretim diziliyor boğazıma midem de yumruk oluyor. Affetmeyeceğim seni asla dedikçe öfkem körükleniyor. Yoruluyorum kendimden, öfkemden, nefretimden. Başka bir dünyam yok hala kendi etrafımda dönüp duruyorum sessizce, bazen çığlık çığlığa... 

31 Ocak 2014 Cuma

Uzaktan baktığımda bir uğultu var, aslında çok sessiz!

Bir şeyi çok istersen olur derler. Evet, olabiliyor haklılar ama sonra pısss! Sönen bir balonun sesi kadar iç gıcıklayıcı "da" olabiliyor.
Kendime şu soruyu yineliyorum "ne bekliyordun?". Her seferinde aynı hataya düşüyorum. Zannediyorum ki arzu ettiğim şey gerçekleştiğinde yaşam 180 derece değişecek. Olan sadece biraz yol aldığımı zannedip en başa dönmekten öteye gidemiyor. Çoğalmak isterken eksildiğimi hissediyorum. Eksiklik, yıpratıcı. Ortada olan duruma yaklaşım şeklimi ve bakış açımı değiştirmem gerekiyor. Gayet yavşak bir kalıp olan "salla ya!" yı düşüncelerimin bir tarafına zamkla yapıştırmalıyım. Gereğinden fazla sessiz, çığlık atmak istiyorum.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Monologlarla yaşıyorum.

-"Selam canım" cümle bile olamamış iki kelimenin samimiyetsizliğinde boğuluyorum.
-Ben ne mi yapıyorum, bütün gün evin içinde bir aptal gibi dolanıp duruyorum. Uyuyorum... 
-Bir şeyi merak ediyorum neden iş başvurularında görüşmeye çağırmak için bir gün önceden arıyorlar? Buna sinir oluyorum ve tabii ki o görüşmeyi kabul etmiyorum başka bir güne randevu istiyorum. Bunu, tuzum kuru olmaya devam ettiği müddetçe sürdürmeyi planlıyorum. 
-Berbat film kotamı dolduralı çok oldu. O sebeple berbat bir filme denk geldiğimde küfür edebiliyorum.            -Ayrıca her yerde çok fazla boktan film var ve bazen iyilerini bulmak çok zor oluyor. 
-25 (yirmibeş) iki göz kırpışı arasındaki mesafe kadar yakın bana. Belki diyorsun "kıçımın kenarı 25 fazla mı geliyor sana?", benden uzaklaşan, yapamadığım, içimde kalanları düşündükçe fazla geliyor evet.
-Yorgunum, tüm olan biten aptallıkları düşünmekten. Ama artık bıraktım düşünmüyorum aptallıkları.
-Yağmurlu, kapalı ve soğuk havaları mutsuzken sevmiyorum. Böyle havalar için mutlu ya da huzurlu olmalıyım ki kendimi hüznün havasına sokmaya çalışırken tatmin olabileyim. Yoksa sonuç salya sümükten öteye geçemiyor ve ben salya-sümük ikilisinden oldukça sıkıldım.
-Bugün aralıksız kaç saattir radyo dinliyorum, dur hemen bakıp geliyorum.
-4 saat 32 dakika 29 saniye 30,31,32...
-Şu anda Frank Sinatra My Way çalıyor. 
-Sana bir şarkı armağan etmek istedim.
-Mina'dan Senza Fiato sana gelsin.
Sonra...
-Aklımda aylardır hep aynı dizeler, cevaplaması çok zor. Keşke sana sorabilsem, keşke tam da şu aralar zihnimde beliren yansımadaki gibi sana sorabilsem. Hadi sordum diyelim, çok korkuyorum anlamamandan. Ya anlamazsan?
-Belki ağır gelir, belki boş.
-Kimsin sen?
-Bu gidişle geç kalırsın!
-Kararsız olduğunu düşündüren çok fazla şey var.
-Kararsızlık bir yerde zayıflıktır.
-İnsan tanımadığı birine sırtını dönebilir mi? O sırt zaten dönük müdür? Tekrar dönersek "sırtımızı" yoksa yüzümüzü mü dönmüş oluruz?
-İşte böyle anlamsız, beni ikilemden ikileme sürükleyen sorularla ve sorunlarla boğuşuyorum. Hapisanede gibi zihnim bir kaç adım sonra ,hiç fark etmez sola ya da sağa, tosluyorum.
-Johnny ve Joshua ile uğraşmak hiç kolay değil bir de Jonathan çıktı ortaya. Neyse ki "o" bu karakterler arasında ortada bir yerde. Ph tablosunda durumu değerlendiriyor olsaydık Johnny asidik, Joshua bazik, Jonathan ise nötr olurdu. Bak yine saçmalamaya başladım yoksa en başından beri saçmalıyor muydum?




8 Temmuz 2013 Pazartesi

J&J

Johnny'i Joshua'dan ötürü sevdim aynı 36'yı 72'den ötürü sevmem gibi. Bu bir itiraf değil, bu gerçek. Ben Johnny'i Joshua sayesinde tanıdım. Josh nazik, sakin, uyumlu, korumacı, güvenilir ve sabırlı John ise savurgan, kırıcı, kavgacı, uyumsuz ve sabırsızdı. Onun acelesi beni hep çok yorardı. Joshua beni anlamak için didinir Johnny ise her şeyi daha da berbat eder dururdu. Belki hiç bir zaman kötü olmadı niyeti ama beni hep geriye itti. Beni savurdukça savurdu ve düşüncelerim bir girdap gibi güzel olan şeyleri yuttu. Bu durumu sonlandırmamın tek yolu Johnny'nin gitmesiydi ancak bunu ona söylediğimde bana sinirlendi ve bağırdı. Ben dinlememek için uzaklaştım peşimden geldi saçımı çekti. Johnny bana "aptalsın" dedi. Sadece ağladım... Joshua'nın onu sakinleştirmesini bekledim. Joshua ortalıkta yoktu, gitmişti..  Pes etmişti! Beni Johnny'yle yalnız bir başıma bırakmıştı. Johnny beni hiç affetmedi Joshua'da bir daha gelmedi. Bense Johnny'ye kızgın Joshua'ya ise kırgındım. 

Şimdi düşünüyorum da, eğer ikisi benim evcil hayvanım olsaydı Joshua sadık bir köpek, Johnny kibirli bir kedi olurdu. İkisi benim çocuklarım olsa Johnny esmer, Joshua kumral olurdu. Johnny sürekli bağırır durur Joshua onu sustururdu. Joshua sağlak Johnny solak olurdu. İkisi benim beynim olsa; Johnny sağ taraf Joshua sol taraf olurdu. İkisi benim bahçemdeki ağaç olsalardı; Joshua bir çınar, Johnny ise incir ağacı olurdu.

ve son olarak şunu belirtmek isterim ki; Her şeye rağmen ben ne Joshua'dan ne de Johnny'den hiç vazgeçmedim. 

Sevgilerimle,
Nihan