7 Temmuz 2010 Çarşamba

Joshua Temmuz en bereketli ayın değil mi?

Bu ayda bir şey var sürekli yazmaya iten bir şey. Ben sıkıldım artık çok sıkıldım. Joshua artık bana yardım edemiyorsun, artık hiç ipucu vermiyorsun. Ben üzülüyorum, ben ağlıyorum ve sen beni uzaktan seyrediyorsun. Hani hep kulağıma fısıldayacaktın ipuçlarını. Yalancısın! Rol yaptın ve kandırdın. Bense her seferinde inandım. Aslında söylemek istediğim bir şey var sana değil ama Joshua.

Eğer bana "neden bana güvenmiyorsun? neden güvenemiyorsun?" diye sorsaydın ben cevabı verebilirdim. Ama hiç sormadın, hiç konuşmadın ben bir şeyler söylemek için çırpındım sen öylece suratıma baktın. Beni anlamak adına beynini yorsaydın eğer ne kadar acı çektiğimi görürdün. Ama sen öylece suratıma baktın. Benim kanadım kolum kırık, bunu sana anlatamıyorum. Kendi içimde ne yaşadığımı... Mazhar Alanson şöyle diyor "sen beni tanımazsın severim de söylemem" sen bunu da anlamazsın. Öyle bir yaparsın ki, ben artık gitmek zorunda kalırım sen arkamdan bakarsın ve suçlu ben olurum. Oysa suçlu sensin bu bil.

6 Temmuz 2010 Salı

Sus_mak.

Beklentiler, beklenenler hep var olmaya devam edecek peki nereye kadar? Nereye kadar susulacak ve nereye kadar adım atmadan öylece sabit kalınacak. Hayatı dondurmak gibi ama aynı zamanda beyninden geçen her şeyi hızlı bir şekilde sarmak gibi. Yoruyor, hiç bir şey başta olduğu gibi olmamalı. Yeniden yürek ağızda dolaşılmamalı yeniden oturduğun yere sığamadığın halde hareketsiz kalınmamalı. Bunu kimse hak etmiyor.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Nokta

Bugün milat olsun.

4 Temmuz 2010 Pazar

Nasıl yani?

Neyse başlık aradan çıksın diye böyle yaptım. Eve geldim ve yapacak hiç bir şey bulamadım ve sonra sen aklıma geldin Joshuaaaa dilimde de "i can fly but i want his wing, i can shine even in the darkness but i crave the light that he brings..." diye gabriel şarkısı dönüp duruyor. Bazen öyle hissediyorum ama bu doğru. :D:D

Sanki söyleyecek bir şey bulamıyormuşum gibi hissediyorum peki neden yazmadığımda daha kötü hissediyorum. Yardımcı olur musun? Yani biliyorum korktuğumu ama nereye kadar? Ne zamana kadar? Beynimin içindeki sinir düğümcükleri sürekli bir çarpışmada, sıcak savaş daha bitmedi. O yüzden yardımcı olmaya ne dersin? Ya da sen bilirsin....

30 Haziran 2010 Çarşamba

JOSHUAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!

... ve tanrı sol elini omzuma dokundurdu. Bazen hayat Michelangelo'nun o meşhur tablosunda olduğu gibidir. Joshua, beynimden bu yana bana doğru parmağını uzattın gibi hissediyorum. Ya kendimi Miss Universe'te 1. olmuş salak kızın göz yaşlarında boğulması gibi, o tuzlu suda boğulmuş görmek istiyorum. Ya da Newton yer çekimini bulmasaydı ne güzel hepimiz uçabiliyor olacaktık diyen insan evladının şaşkınlığında olabilmek istiyorum. Ya da en kötü ihtimalle, solucan memeli bir hayvan mıdır? diye bağıra çağıra, paldır küldür konuşmak istiyorum. Çok heyecanlandım evet ama bir türlü istediğim gibi "gerizekalı" olamıyorum. Joshua ben bugün, tam şu anda sana kendi bilgisayarımdan yazıyorum. Bu tüm politik,apolitik, sosyopolitik, kozmopolitik her kavramı bünyesinden def eden bir ilahi var oluşum gibi. Sanki yoktan varolmuş gibi. Bilim insanı olma edasıyla savrulan bedenimi balçıkla sıvıyan bir ilahilikte. Hani bazen tüm ümitler elinden tek tek alınır ve artık saçmalayamayacak olmanın verdiği o burukluk suratında muşmula yemiş bir ifade bırakır ya, bu da öyle Joshua. O yüzden ilahi, o yüzden kavramlar dışı, o yüzden beynim algılayamıyor ve ben o yüzden saçmalıyorum. Artık saklandığın küçük köşenden çıkabilirsin ve ben doyasıya paranoyakalaşabilirim. Ama inan ki gökyüzü bu gece yeşile boyanacak. Ben sonsuzlukta çıldırasıya bağırarak koşacağım. Bu gece kalp atış ritmim ilk defa yavaşlayacak. O oturduğu görkemli tahtından kalkacak ve beni kıskanmaktan daha mantıklı bir harekette bulunacak, adım atacak... Çünkü o, bu gece sol eliyle dokundu omzuma. Ben bu gece o yüzden gerizekalı olamıyorum Joshua. :):):)

Ve ben tüm bunların yanında çok uzun zamandır olmadığım kadar kendimi "ben" gibi hissediyorum. Kendimde olmadığım bi' 3-4 yıldan sonra kahkalarımdaki o "eski" tonunu hissedebiliyorum. Beynimden geçen cümlelerin o eski muzurlukta olduğunu hatırlayabiliyorum. Ben yine bana her selam verene saçma sapan şarkı sözleri söyleyebiliyorum. Geçmişte, benimle özdeşleşmiş her şeyi selamlıyorum. Özlemişim. Yeniden ben, hoşgeldin...

20 Mayıs 2010 Perşembe

Bööö!!!

Ve muhteşem bir baş ağrısıyla güne merhaba demek. Zaten hava kasvetli ve yağmurlu. Sonra bir kapı, pencere açıldı mı soğuktan tir tir titriyorum. Şimdi evimizin tek erkek yaşam formu olan babayı kahvaltıya bekliyoruz ki kahvaltı sofrasını ben hazırladım. Gözümden de uyku akıyor...

Filiz gelecek bugün, Joshua sen Filiz'le tanışmış mıydın? Aslında ben sizi bir tanıştırayımda gör sen. Filiz senin ağzından girer burnundan çıkar. Bana ettiklerini ancak o ödetir sana... :P:D

Neyse baba geldi. Ben çayları doldurmaya mutfağa doğru yavaş yavaş gidebilmek adına oturduğum yerden kalkma eyleminde bulunmaya çalışıyorum.

Vayy baba koymuş çayları ben direkt sofraya yöneliyorum. Babaaa öperim seni :)

Şişttt Joshuaaa eşek sıpası, hadi görüşürüz sonra ;)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Şiir yazmaya çalışmak, harakiri yapmak gibi.

Ve yazdığım postmodern şiirimle bugünki blog faslını kapatmayı planlıyorum. Aaa bir saniye bununda tarihi yok kafamıza taş yağacak. O zaman bu şiirle alakalı hatırladıklarımı yazayım. Bir kimya dersinde yazmıştım bunu demek ki günlerden çarşambaydı. Fen-Edebiyat A'daydık demek ki bahar dönemiydi. Bana hayran grubu açıldıktan bir süre sonra yazmıştım demek ki takvimde görünen ay marttı.Tamamladıktan sonra şiiri Kıvanç'a okumuştum demeki lab.dan sonraki ilk kimya dersiydi ve saat 19:30'u geçmemişti.(Kıvanç çarşamba günleri asla geç servise kalmazdı) Neyse tam gün ve saat bulunamadı ama yeterli ayrıntılardır bunlarda herhalde. :D:D

Aşk özelleştirilmiş limited şirket gibiydi.
Ben Tuzla sahilinde bankta çekirdek çıtlatırken,
Devlet bünyesinden çekilip alınan.

Bir Salvador Dali vardı ufukta,
Bir de kübik resmin üstadı Picasso
Dali gülümsedi bıyıklarıyla...

Süt şişesi duruyordu paspasta.
Hani gazete fırlatırlarda
Yuvarlanır diye basamaklardan.

Görüyordum bakan gözlerimle
Kovalıyordu kara kedi beyaz kediyi,
Aylardan marttı aşk mevsimiydi onlar için.

Sordu küçük çocuk ablasına
"Aşk nedir?"
Abla cevapladı "senin şekerleme istemendir."

Hani bir de sonbahar vardı
Yağmurlar yağar hep ağlardı.
Kim demiş ki, sonbaharda yaşanmaz aşk diye.

Ben aşkı gördüm işte,
Limitetten anonime dönen şirkette
Dali'nin gülüşündeki Gala'da
Şişenin saniyedeki dönme hızında
Mart ayını bekleyen kedilerde
O küçük çocuğun sorusunda
Ve dedim ki Aşk budur!